her-sey-seninle-baslarHer şey seninle başlar kitap tahliline kısa olan uzun bir aradan sonra devam edelim inşallah..

Konuyla ilgili bir önceki yazıma ulaşmak için buraya tıklayınız.

Öğrenilmiş Çaresizlik

öğrenilmiş çaresizlik hakında hayvanlar üzerinde bir çok deney yapılmış öncelikle kitaptaki bu örneklere yer vermek istiyorum.

Öğrenilmiş çaresizlik; Kaybetmeyi Nasıl Öğreniriz?

Bir köpek balığı aç halde bir akvaryuma konulur. Balık akvaryumun her yerinde yüzebilmektedir. Avlayacağı bir şeyler aramaktadır.
Sonra akvaryuma küçük bir balık konur. Köpekbalığı küçük balığı yemek için hemen harekete geçer. Çünkü açtır(motivasyon), küçük balığı yiye bileceğine inanamaktadır(özgüven) ve küçük balığı yemenin kendi ellerinde (kontrol) olduğunu düşünmektedir.
Küçük balığı yemek için ilk saldırısında kafasını ne olduğunu algılayamadığı sert bir şeye çarparak şok geçirir. Çünkü bilim adamları küçük balık ile köpekbalığının arasına cam bir bölme yerleştirerek onları ayırmışlardır! Köpebalığı ‘balık aklıyla’ düşündüğünden camı görememekte ama kafasını çarptığında camı algılamaktadır.
Sonra bir daha dener, yine kafasını cama çarpar. Bir daha dener tekara aynı şeyi yaşar. Tanımlayamadığı bir şey hedefine ulaşmasına ´engel´ olmaktadır.
Yaklaşık 48 saat sonra köpekbalığı küçük balığı yemek için uğraşmayı bırakır. Evrensel,´Büyük balık küçük balığı yer,´kuralı işlememektedir. Büyük balık depresyona girmiş gibidir. Çaba harcamayı bırakmıştır. Çünkü ne yaparsa yapsın o küçük balığı yiyemeceğine inanmıştır.
Deneyin ikinci aşamasına geçildiğinde araştırmacılar aradaki cam bölmeyi kaldırır. Artık köpekbalığı isterse küçük balığı yiyebilecektir. Önünde hiçbir engel bulunmamaktadır. Çok da açtır!
Araştırma ekibi neler olacağını beklemeye başlar. Şaşırma sırası bilim adamlarındadır. Çünkü köpek balığı küçük balığı yemek için hiç birşey yapmaz! Küçük balığı kovalayıp büyük balığın alanına geçirirler ama yine de yemek için hiçbir hamle yapmaz.
Sonuç çok dramatiktir, büyük balık açlıktan ölmek üzere olmasına rağmen yine de küçük balığı yememiştir.
Köpek balığı küçük balığı neden yemedi? ‘Aç ama gururlu’ olduğu için mi?
Bilim adamları köpekbalığının içine düştüğü ruh durumuna ´öğrenilmiş çaresizlik´demektedir. Öğrenilmiş çaresizlik, bir canlının defalarca denediği halde istediği sonucu alamaması durumunda, bir sonraki denemedinde başarısız olacağını beklemesinden dolayı, deneme cesaretini kaybetip hiç bir şey yapmaması halidir.
Bu hale öğrenilmiş başarısızlık da diyebiliriz. Köpekbalığı geçmişteki denemelerinde başarısız olunca, gelecekteki denemlerinde de başarısız olacağını öğrenmiştir. Bu durum bize milyarlarca insanın neden başarısızlık halinde yaşadığı halde başarılı olmak için hiçbir şey yapmadığını açıklıyor.
Öğrenilmiş çaresizlik bir daha deneme cesaretini kaybetmektir. Sürekli başarısızlık korkusuyla hareket etmektir. Kendine olan güveninin ´başarabilirim´inancını kaybetmektir. Öğrenilmiş çaresizlik zihne takılı bir piskolojik kelepçedir.

kişisel gelişim kitapları olaylara sadece iş, okul, eğitim kariyer ve kişiler arası dialoglar gibi konularda başarılı olabilmek üzerine yazılmış ve yazarlar tarafından da öyle yorumanmış kitaplardır. Kişisel gelişim kitabı okuyan arkadaşlardan aldığım yorumlardan kaynaklı ikinci okuduğum kişisel gelişim kitabı olmasına rağmen bu ispatımın arkasındayım :)

Bense bu yorumlara ek bir yorum olarak farklı bir çerçeveden yaklaşmak istiyorum konuya.
Yukarıdaki örneği hayatımıza uyarladığımız da bir çok örnek canlanmıştır eminim gözünüzün önünde yaşadığınız veya şahit olduğunuz.
Bu yazıyı okuduğum da aklıma gelen ilk örnek çocuk ve ebeveyn dialogları oldu :)
Sınırsız bir hayal gücüne sahip olan saf ve tertemiz çocuklar/çocukluğumuz ve o evrelerden, dönemlerden geçmiş ebeveynlerimiz. Yapacağımız bir şeyde herkesten ve herşeyden önce önümüze bir engel koyan, dokunma cısss! uyarılayırla geçer gençlik. Baba veya anne yaşamış geçirmiş ve öğrenmiştir sobaya değildiğinde elin yanacağını ve merhametinden elletmez çocuğuna çocuk onun ne olduğunu bilmeden ama içinde hep ona dokunma isteğiyle yaşar taki eli yanar ve öğrenir soba sıcaktır!
ebeveyn çocuğunu tanır ve günlük ödevlerini gününde yapmasını yoksa oyuna dalarak aksatacağını bilir ve çocuk ödevlerini yapıp bitiresiye kadar oyun oynamasına izin vermez. Çocuk ise içinde bir ukde önce oyun sonra ödev hayalini kurar ve bunu elbette gerçekleştirir. O gün bırakır nasılsa yarına değildir. hafta sonu geçer ve ödevin teslim edileceği gün gelir çatar ve bin bir telaşla o ödev yetiştirilmeye çalışılır. o zaman öğrenir ki çocuk anne ve babası haklıdır. ama çocukta olsa oda bir insan ve kendi özgür istek ve arzuları var. Bu verdiğim örnekler çok basit ve alıntıda ki gibi depresif bir hale girilmesine sebebiyet verecek şeyler değildir. Ancak ben bu tür şeylerin minikte olsa daha çocuklukta çocuğun önünün kesilmeden yaşayarak öğrenmesi kanatindeyim.
işimiz gereği bir çok kültürde ve eğitim seviyesinde çocuk ve ebeveyle tanışıyor dertlerini dinliyoruz. Velilerin sürekli yakındığı şey. “Yap diyorum yapmıyor. yapma diyorum yapıyor.” :)
Merak ediyorum acaba kendiler nasıl bir çocukluk geçirdi anne babası ne derse boyun eyip yaptımı, hiç kendilerine ait istekleri, arzu ve hayalleri olmadı mı? Kuşak farkı ve teknolojinin gelişmesiyle elbetteki hayaller bir değildir ama o  anne ve babanında çok uslu bir çocukluk geçirdiklerini düşünmüyorum. Çünkü inat insanın fıtratında vardır. Heleki büyüme çağında olan bir kimse kendi göstermek ve “Bende Varım!” demek için inat eder isteğinin yerine getirilmesi hususunda. Bende varım ve benimde istek ve görüşlerim var. Eğer daha bebeklik çağından itibaren agulayan bebeği dinyemeyip aksine anlamsız olan sesini kısmak için elimizi ağzına götürürsek, çocukluk çağına geldiğinde yaşadığı dünyayı ve nimetleri keşfe koyulup günde yüzlerce soru soran çocuğu susturup büyüyünce anlarsın, büyüyünce görürsün diyerek geçiştirir, dinlemezsek, ergenlik çağına gelmiş gençlerin kendilerini ifade etmek için sergiledikleri tabırları ve kendi başlarına yapmak isredikleri şeylere karşı çıkıp sen daha küçüksün, kaybolursun, yapamazsın, beceremez elie yüzüne bulaştırırsan o zaman soracağım ben sana gibi tehtit vari konuşmalarda bulunursak o çocuktan gelişim ve atılım adına özgüven adına, başarı adına ne bekleyebiliriz ki? Sonra büyüyüp yetişkin olduklarında pısırık oldu çıktı denilen bir neil gelişir.
Çocuğa daha anne karnındayken dini eğitimini verip uzaktan kontolle aşırıya kaçmayacak şekilde özgür bir şelikde kendilerini ifade etmelerini sağlamayılız ki başarılı kendine güvenen, davasına sıkıca sahip olan bir nesil yetişsin.
Davasına sıkıca yapışan bir nesil deyince..
Belkide şimdiki toplumumuzun ´öğrenilmiş çaresizlik´devasından dolayı dinlerine, islamı yaşama ve yaşatma konusunda korkup geriden yavaş adımlarla sessizce yürümeye çalışmaların sebebidir diye düşünüyorum.
Biriler biz denedik olmadı boş ver uğraşmamı dedi ki sımsıkı sarılmadan tavizler vererek kırık dökük ilerliyoruz, ürkekçe davamızı savunuyoruz, yüksek bir ses olduğunda sessiz kalıyoruz !!!
tabi istisnalar hiç bir zaman kaideyi bozmaz ama bu konuda hep istinalar azınlıkta kalıyor.. yada bir meşgaleye dalmış esas davasını ikinci, üçüncü plana atmış sonraya bırakmış oluyor…
Sıkıcı olmaması açısından daha fazla uzatmadan sizin kendi örnekleriniz ve yorumlarınıza bırakıyorum devamını…

Kitabımızda geçen ikinci alıntı:

Cam tavan sendromu

Kişisel gelişim kitaplarından sıklıkla anlatılan bir ´pire deneyi´vardır. Bilim adamları pirelerin farklı yükseklikte zıplayabildiğini görür. Birkaçını toplayıp 30cm yüksekliğinde bir cam fanısa koyarlar. Metal zemin ısıtılır. Sıcakran rahatsız olan pireler zıplayarak kaçmaya çalışırlar ama kafalarını tavanda ki cama çarparak düşerler. Zemin de sıcak olduğu için tekrar zıplarlar, tekara başlarını cama vururlar. Pireler camın ne olduğunu bilmediklerinden, kendilerini neyin engellediğini anlamakta zorluk çekerler. Defalarca kafalarını cama vuran pireler sonunda o seminde 30 santimden fazla zıpla(ya)mamayı öğrenirşer.
Artık hepsinin 30 cm zıpladığı görülünce deneyin ikinci aşamasına geçilir ve tavan cam kaldırılır. Zemin tekara ısıtırlı. Tüm pireler eşit yükseklikte, 30cm zıplar! üzerlerinde cam engeli yoktur, daha yükseğe zıplama imkanları vardır ama buna hiç cesaret edemezler. Kafalarını cama vura vura öğrendikleri bu sınırlayızı ´hayat dersi´ne sadık halde yaşarlar. Pirelerin isterlerse kaçma imkanları vardır ama kaçmazlar. Çünkü engel artık zihinlerindedir. Onları sınırlayan dış engel(cam) kalkmıştır ama kafalarındaki iç engel(burada ´30cm’den fazla zıplanamaz´inancı) varlığını sürdürmektedir. Bu deney canlıların neyi başaramayacaklarını nasıl öğrendiklerini göstermektedir. Bu pirelerin yaşadıklarına ´cam tavan sendromu´denir. İş dünyasında, özellikle kariyer planlama konuşmalarında yaygın olarak kullanılan bir deyimdir bu. Bir insanın gelebileceğine inandığı en üst nokta, onun cam tavanıdır.
Kendi hayatımızla o pirelerin hayatı arasında ne gibi benzerlikler var dersiniz? Sizin cam tavanınız ne kadar yüksek? Bu limiti kafanızı neye vura vura kendi kendinize koydunuz?
Hepimizin bir cam tavanı var. Cam tavanımız, yükseklere tırmanmaya çalışırken karşılatığımız engeller, ´acı tecrübeler´ve başarısızlıklardan öğrendiğimiz, bize neyi yapamayacağımızı gösteren tavan limitlerimizdir. Bu tavan limtlerimizi öğrenirken ne kadar acı çekmişsek, o limitlere o kadar sadık yaşarız.
hayatta gelebileceğinizi sandığınız en yüksek yer sizin cam tavanınızdır. Sizin için iç üst limitinizdir. Cam tavanınız hayallerinizin tavan yüksekliğini gösterir. İnsan inandığına denktir. Yapabileceğini düşündüğü kadardır.

Bu alıntıya da birinci alıntıda yaptığım örnekleri verebiliriz lakin bu deneyle ilgilide söylemek istediğimi bir kaç şey var elbette :)

Çocukken önüne konulan engellere takılan çocuk büyüdüğün de kendi kendine engel koyar ve bu örnekte anlatıldığı gibi kendine bir cam tavan yapar buda yaşadığı veya yaşatıldığı hayattaki aldığı darbelere göre kısa veya uzundur. Artık işe başlamadan yapamama ben der ve çekilir. ben beceremem, ben bilemem, elime gözüme bulaştırırım gibi içten sınırlarla dışına yansıtmadan pasif bir insan olarak yaşar. içinde derya haline gelmiş hayallerini sadece hayallerinde yaşayarak zıplamadan, koşmadan yaşar. Çünkü küçükken zıplamıştır ve büyükleri tarafıdan konulan engellere başını vura vura nasır bağlatmış artık o engeller kendi koyduğu enleller haline gelmiştir.

Bu konuya ilgili yazarın bir sözünü alıntılamak istiyorum:

Öğrenilmiş çaresizlik ve atalet, insanın potansiyelini kendinden çalıyor. Düşlerimizi çürütüyor. Özgüvenimizi eritiyor, cesaretimizi kırıyor. Aslanı kediye çeviriyor. Kazanımayı değil kaybetmeye katlanmayı öğretiyor.
Öğrenilmiş çaresizlik ve atalet yüzünden başarısızlık bölgesini vatanımız, zirveleri gurbetlerimizi gibi götmeye başlıyoruz. İçimizdekini söylemeyi değil, kendi kendimize söylemeyi öğreniyoruz. Sorumluluk almak yerine suçlamaya (ç)alışıyoruz. Başarısızlıklarımızın sorumluluğunu dışımızda arıyoruz. Kendi ayalarımızın üzerinde durmayı ve kendi kendimize yetebilmeyi beceremiyoruz.

Kişilik ve yetiştirme/ yetiştirilme örneklerinden sonra birazda kendi iç alemimize dönelim ve sözü fazla uzatmadan bu yazımıza da son verelim inşallah..
Öğrenilmiş çaresizlik dedik peki bizim ibaetlerimizde ki öğrenilmiş çaresizliklerimiz neler olabilir? En büyük öğrenilmiş çaresizlik olarak gördüğüm başörtüsü sorunu dışında..
iman ve ibadet olarak ele aldığımızda, takva ile bu yolu zengilenştiriyoruz ve ilk taviz verdiğimiz de takvamız oluyor. peki takva nedemektir?

Allah’tan hakkıyla korkmaya “takva”, takvayı hayat felsefesi olarak benimsemiş, duygu, düşünce ve amellerini buna göre ayarlayan insana da “müttaki” denilir. İstikamet ise, hayatı Allah Rasulü’nün verdiği ölçülerde yaşayıp, ifrat ve tefritler içine düşmemeye denir. Müslüman, her davranışında olduğu gibi takvada da istikamet üzere olmalıdır. Takva adına Efendimiz (sas)’in belirlediği çerçevenin ötesinde bir kısım zorlayıcı unsurlar ortaya koymak ve pratikte de onları uygulamaya çalışmak şer’î sınırların dışına taşmak demektir.

Takva mü’mini süsüdür. Takva ile tasavvuf islamiyeti en güzel şekilde yaşamanın klavuzudur.
Elbette ki bir mü’mini kendini övmesi doğru bir davranış değildir ama olmadığı halde de kendini yerin dibine sokacak kadar küçüktmmeside olmaması gereke birşeydir. Ben yapamam be kimi ki diyerek olduğu yerde sayar durur yoksa. Bir alimle, Allah dostuyla, ashab-ı kiramla kendimizi karşılaştıramayız ama onlar gibide olamam diyemeyiz. Onlarda insan, onlarında nefsi ve şeytanı var. Onlar nasıl o derecelere yükseldi ise bizlerde yükselebiliriz bi-iznillah. Yeterki isteyelim ve nefsimize şeytanın koymuş oldğunu tavanı aşalım, çünkü o tavan hissedilir bir tavan değil olmayan ama aklımızda bize varmışçasına gösterilen bir yanıltma..
İmrendiğimiz bir sahabe veya alim, allah dostu, bir islam büyüğü de neden biz olamayalım? Olmaz böyle birşey diyebilecek var mı? Yoksa neden olamadığımızı düşünelim ve aklımza gelen işte bu yüzden olmuyor, olamıyor, olmaz dediğimiz herşeyi şeytanın bize koymuş olduğu engel olarak görelim ve düşmanımızın önümüze koyduğu engelin önünde yerimizde saymayı bırakalım inşallah…

Yazıma kitapta altını çizdiğim bir kaç cümle ile son vermek istiyorum:

Çaresiz değilsin, çare sensin!

İç engelleri aşmak dış engelleri aşmaktan daha zordur çünkü iç engellerimizi göremeyiz.

Hayatta ya tozu dumana katarsın yada tozu dumanı yutarsun. Seçim senin!

Amacımız, imkanımızı mümkün, mümknü kolay, kolayı da zarif ve zevkli yapmanın yollarını bulmaktır (Dr. Feldenkrais)

Hayatta bazı şeyleri bilmemek bazen çok büyük bir avantajdır!

İç bariyerlerini aşamayanlar, dış engelleri aşmayı denemez bile, denese de aşamaz. Çünkü kişi kendinde tutuklu kalmıştır.

İnsanların dış engellerin üzerinden aşmasını engelleyen iç engelleridir ama iç engellerini göremedikleri için dış engellerini suçlarlar.
Sabırla okuduğunuz için teşekkür ederim, umarım sıkmamışımdır ve öğrenişmiş çaresizliklerinizi gün yüzüne çıkarmaya vesile olabilmişimdir. Gözlerinize sağlık…

7 Yorum Yapılmış

  • Veysel diyor ki:

    S.a

    Önceki yazınızın devamı niteliğinde hoş bir yazı olmuş, ellerinize sağlık.

    “İç engelleri aşmak dış engelleri aşmaktan daha zordur çünkü iç engellerimizi göremeyiz.”

    Bu söz çok hoşuma gitti, içimizdeki engelleri aştığımızda inşallah daha güzel olacak herşey.

    Tekrar teşekkürler…

Yorum Yap