her-sey-seninle-baslarSelamun aleyküm arkadaşlar,

Her şey seninle başlar” kitap yorumuna kitaptaki “ `gizli öğrenme´ yoluyla edinilmiş çaresizlik” devam edeceğiz inşallah.  Bu yazımda kitaptan direk alıntılar yerine yazarın yazılarıyla kendi yorumlarımı birleştirip bir yazı yazmayı düşünüyorum.

Bir önceki yazımda doğuda çaresizliğin öğretildiğinden, batıda ise öğrenildiğinde bahsetmiştik. Yani batı da ki insanlar bir şeyleri deneme yanılma yöntemi ile öğreniyor ve çaresizliği veya o şeyi yapıp yapamayacağını kendi kendine öğreniyorlar. Doğuda ise çaresizlik daha bir işi yapabilme kabiliyeti veya  bir işi yapmayı henüz düşünmeden yapamayacağı, asla başaramayacağı, “böyle gelmiş böyle gider” kanunuyla çaresizliği öreniyor/öğretiyorlar.

Bu yazıma ise çaresizliğin, daha çok gizli olarak öğretildiğinden ya da öğrenildiğinde bahsedeceğim.
Gizli öğrenme nasıl olur? Görerek ve duyarak. Çocuklar çok iyi bir seyircidirler. Olayları dışarıdan seyreder ve kendi iç alemlerin de kendilerine göre yorumlayarak o işi kendilerinin yapıp yapamayacağına karar verirler.
Yetişkinler ise genel olarak bir işe başlamadan önce o işin zorluklarını, nasıl yapıldığını araştırır ve etrafından zor olduğuna dair veya yapamayacağına dair sözler duyarsa vazgeçip yenilirler. Tabi bu örneklerle herkesi bir tutamayız çaresizliğe kapılmış ya da bünyesi buna zayıf olan kimselerden bahsediyorum. Biz çaresiz değilsek ya da bizde öğrenilmiş çaresizlik yok ise etrafımızda, en yakınlarımızda olabilir. Ve ilk yazılarımda da bahsetmiştim. Çoğu kimse “öğrenilmiş çaresizlik” içinde olduğunu bilmez. Bunu batı ve doğu insanları olarak yazar ayırsa da her toplumda her çeşit insanın vardır. Ama gelenek ve kültürler açısında öğrenilmiş çaresizlik doğu kültüründe öğretilmiş çaresizlik olarak isim değişikliğine uğruyor. Ve kendi toplumumuzu örnek alarak konuya devam edersek çaresizlikler içerine doğan bir bebek doğar doğmaz öğreniyor çaresizliği, onunla yaşıyor, bir top tan bez bebeğe, eğitim öğretimden işe bir çok alanda çaresizlik içerinde yaşıyor. Hayalindekileri sadece hayalinde kalıyor ve orada yaşıyor. Kuru ekmek yerken döner yediğini hayal ediyor mesela, ya da hukuk okumak isterken işletme okumak zorunda kalıyor. El sanatları gelişmiş bir haldeyken bir çok modacıdan, tasarımcıdan daha güzel şeyler oluşturabilirken kimse bilmiyor onun adını. Ve bunlar yaşamış olduğu kültür, toplum ve imkanlar koşulunda şekil alıyor. Yapmak istedikleri değil yapmak zorunda olduklarını yapıyor ve buda doğal olarak çaresizliği öğretiyor.

 
 İnsan, en üstün özelliklerle muazzam bir şekilde yaratılmış bir varlık ve hayal dünyasında bi o kadar geniş ve büyük belki gerçekten hiç yapamayacağı uçarı şeyleri bile hayal edebiliyor. İnsanın yaratılış amacı tek bir kelime ile “kulluk” bu konu hakkında başka bir yazımda bahsetmiştim. Çok basite indirgeyerek anlatırsak. Kulluğa programlanış bir robot. Ama hayalleri programlandığı şeylerin dışına taşabiliyor çoğu zaman ve kendisine verilen cüz’i iradesi ile bunu yerine getirebilme özgürlüğü var. Birçok insan ise manevi yönden zayıf olduğu için programladığı formattan çıkıp hayallerinin peşine düşüp kendisine verilen özgüveni başka şeylerde kullanıp yaratanına kulluk yapması gerekirken kulluk için programlanmışlara kulluk etmeye başlıyor ve çaresizliği öğrenmeye kendi ayaklarıyla gidiyor. Programladığı yoldan, düzlemden çıkınca düzenekte kısa devre oluyor ve artık yaratanına kulluk yapmasını öğütleyen tarafı yanıyor. Böyle olunca alabildiğine kula kul olup çaresizliği öğretmeye, kendisine kul arayanlara kaptırıyor kendini ve bunalımlardan, depresyonlardan çıkamıyor.
Oysaki programlandığı düzenek üzerinde sınırları aşmadan ilerlese ona hayalindekinin beklide binlerce katı verilecek. Ve kendisi için çizilmiş yoldan çıkmadığı için de özgürce yaşayacak. Ama bir çok kimse için bu kendilerine çizilmiş yol, yani kulluk çaresizlikmiş gibi geliyor ne yazık ki. Kendilerine verilmiş olan cüz’i iradeyi kullanıp sınırları dışına çıkıp “dünya”da hayallerine kavuşmak varken kendileri için belirlenmiş yasaklar ve emirler nefislerine ağır gelip çaresizlik duygusuna itiyor. Beslememiş olan manevi değerleri yüzünden. Basit bir örnekle toplumumuzun çöküş sebebini kısaca kendimce anlatmaya çalıştım. Sürçi lisan ettimse affola.

 

Kitabın dairesi içerisine girerek konumuza devam edelim. Bazı insanlar çaresizlik kundağına doğuyor ve o kundağı üzerinden atmaya korkuyor onsuz kendisi eksik hissedeceğini, yapamayacağını sanıyor.  Öğrendiği çaresizlikle mutlu mesut yaşayıp gittiğini, halinden mutlu olduğu söylese de dili, içinden bir ses aslında mutlu olmadığını, daha güzellerini yapabileceğini, babasının yapamadığını, annesinin yapamadığını kendisinin başarabileceğini, onda bu kabiliyetin olduğunu söylüyor. Ama çaresizliğinden memnun olan kimseye bu çok zor görünüyor. “ ya yapamazsam” düşüncesi sürekli adım atmasını engelliyor. Tam adım atmak için ayağını kaldırmışken ya içindeki diğer ses indir diyor onu ya da etrafında ki insanlar…  Bu kişiler kimsesiz değiller elbet etrafında onu çaresizliğe itenler olduğu kadar çaresizliğinin farkında olan ve onu bu kuyudan kurtarmaya çalışanlar da var. Ama çaresizlik kundağına doğmuş bu kimse kendisine uzatılan elleri itip kuyuda yaşamına devam etmek istiyor. Gecelerce karın ağrısı çekse de, soğuk betonlar hasta etse de yinede öğrendiği çaresizliği bırakmak istemiyor. 

 

Dışarında kendisinde bu tür psikolojik sorunlar olmayan kimselere garip ve beklide komik gelebilir bu durum ama gerçekten bu durumda olan bir çok kişi tanıyorum. Evet çaresizlik içerisinde olduğunu biliyor. Yaptığının yanlış olduğunu biliyor. Başarabileceğini biliyor. Ama yapamam ben diyor. Ve bunu başaranları hayranlıkla seyredip, çaresizliğine daha sıkı sarılarak keşke bende yapabilsem diyor.
Ve çaresizliğin kucağında olduğunu bilenler bilmeyenlere göre daha büyük psikolojik sorunlar yaşıyor. Ruhi hastalıkları bedenlerine de sıçrıyor. Çaresizliğin içinde olduğunu bilmeyenler ise kat kat kundak içine sarılmış bir mücevher gibi yapabileceklerini, yeteneklerini görmeden, varlığından bi’haber yapamayacağını sanıp körelmeye terk ediyor ve bunu bilmediği için fark etmeden yapıyor.

Bir müslüman’ın etrafında gördüğü yanlışları düzeltmesi üzerine görev olduğu gibi çaresizlik kuyularına düşmüş yakınlarını veya yakını olmayan insanları bulundukları çaresizlikten kurtulmalarına yardım etmeleri gerektiğini düşünüyorum. Sadaka ve zekatların önce fakir olan akraba ve yakınlara daha sonra ise etraflarına verilmesi gerektiği gibi etraflarında ki özgüven fakirlerine, çaresizlik kundağına sarınıp çaresizce oturanlara yardım elinin uzatılması gerekiyor

 

 

Konuyla İlgili Diğer Başlıklar:

6 Yorum Yapılmış

Yorum Yap